29 Kasım 2009 Pazar

Yorumsuz


06 Kasım 2009 Cuma

Rahatsız edici resimler







03 Kasım 2009 Salı

Namaz ve Zikir İsyankar Nefsi Gemler !..


Yüce Ulema İnsanın saadeti ya da felaketinin, nefsi karşısında takındığı tavra bağlı olduğunu ifade etmektedir ‘Eğer bu isyankar nefis, Allah'ın zikri ile gemlenirse, insan, olgunluğun zirvesine tırmanır. Ancak eğer bu nefis serbest bırakılırsa, bu işin sonu zulme, fuhşa, yoksulluğa ve istikbara kadar uzanır.
İsyankar(emmare) nefsin kontrolü sürecinde yaratıcıya olan ihtiyacımız ve O'nun azameti karşısında aşağılık duygusuna sahip olmamız da önemlidir.

Bu tür ilahi zikirler ve namaz, insanın günahlar ve kötülüklerden uzak durmasına yol açan bir meleke kazandırır. Zira bu zikir sayesinde insanın iç dünyası sürekli olarak kendisine uyarıda bulunmakta ve onun günahlardan kaçınmasını öğütlemektedir. İşte bu yüzden namaz günde bir kaç kez tekrarlanmaktadır.'

Günde kılınan beş vakit namaz dinin temeli ve imanın muhkem kılıcıdır ve İslamda imandan sonra hiç bir şey o kadar önemli değildir. Namaz vasıtasıyla İnsan , Allah-u Teala'yı Peygamberlerin ,Nebilerin Salihlerin üzerinde olduğu yol (Sıratı Müstakim) üzere adab ve ilahi durumlarıyla zikretmektedir.

Bu zikirler insanın Allah-u Teala ve gaybi alemle olan irtibatını güçlendirir ve Allah’a huşu etme melekesini kalbte icad eder.Allah-a yakın olma duygusu hayatına hakim olur.
Bunun imanı artık en küçük bir rüzgar karşısında ortadan kalkan bir iman değildir. ”Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Diriltir, öldürür; O her şeye kadirdir.”(Hadid/2) ayetinin tarif ettiği tasarruf sahibi ilahi gücü yakinen hisseder ve ona teslim olur.
Özellikle gençler arasında namazın ruhuna dikkat edilmesi gerekmektedir.‘Eğer insan gençlik çağlarında sağlıklı ve güzel namaza kendini alıştırırsa, yaşın ilerlemesi durumunda da bu kalbi huzur devamlılığını koruyacaktır.'

01 Kasım 2009 Pazar

Şahsiyetin olgunlaşmasının son noktası: İnsan-ı kâmil .


İnsan -bir “abd”, köle, kul, bayağı bir şaşkın değil, “Tanrıya denk”lik konumuna kadar gelişme imkanı olan ve bunun yakıştırıldığı varlık olarak- İslam’ın insan merkezli irfanının ortak hedeflerindendir.
Hüseyin b. Mansur Hallaç (Vefatı hicri 309), “tanrısal insan mezhebi”nin ve insanı yücelten okulun ilk şehidi sayılır. Hallaç’ın nazariyesi hulül düşüncesi -Allah’ın beşer cismine girmesi ve orada tecessüm etmesi- olarak kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu, Hallaç’ın aşkın öğretisine yapılmış fahiş bir yakıştırma ve yanlış algıdır. Hallaç, beşerin, Allah’ın zuhur nesnesi olacak makama kadar yükselebileceğine inanıyordu.Hallaç’a göre insanlar ilahî ahlâkla ahlâklanmalıdır. Bu görüş, kitlelerin köleleştirildiği ve halkların kul yapıldığı bir çağda insan merkezlilik yolunda atılmış en coşkulu ve en cüretkâr adımdır.
Hallaç’tan önce Bayezid Bestami (Vefatı hicri 261) böyle insan için “el-kamil el-tamam” kavramını kullanmıştı. Muhyiddin İbn Arabi (Vefatı hicri 638), görünen o ki, İslam irfanında “beşeri büluğun kemali” için -Fususul-Hikem kitabının ilk faslında- “el-insan el-kamil” kavramını kullanan ilk kişidir. Ondan sonra yedinci yüzyılın ikinci yarısında İzzeddin Nesefi, “insan-ı kâmil” adını yirmibir parçalık risale mecmuasına vermiş İslam dünyasındaki ilk müelliftir. Yine insan-ı kâmilin özelliklerini tarif eden Farsça bağımsız bir eser yazmış ilk kişidir. Daha sonra Abdulkerim Cilani (Geylani-çev.) (Vefatı 767-811) “el-insan el-kamil” başlığını “irfanî antropoloji”ye dair Arapça yazılmış kıymetli kitabının adı yapmıştır.
Ortadoğu uzmanları arasında İslam tasavvufu açısından insan-ı kâmil hakkında -1915, 1917 ve 1921 yıllarındaki üç makale ile- kapsamlı bir bahis açmaya çalışmış ilk ve tek kişi, müteveffa bilgin Reynold A. Nicholson olmuştur. Nicholson, Cilani’den önce yaşamış Nesefi’nin eserlerine ulaşamamış olduğundan Cilani’yi, “insan-ı kâmil” konusunda bağımsız eser yazmış ilk müellif sanmıştır. Bu hatalı tahmin, sadece Muhammed İkbal Lahori’nin “Seyr-i Felsefe der İran” isimli eserinde - Nicholson’dan önce 1908’de Londra’da İngilizce olarak yayınlandı- yeralmakla kalmamış, Nicholson vasıtasıyla İslam Ansiklopedisi’ne de girmiştir (Bkz: İnsan-ı kâmil maddesi). Bu bir yana, bu tarihsel yanlışlık, -günümüzün en kapsamlı İslam felsefesi tarihi olan, 1792 sayfalık İngilizce- “İslam Felsefesi Tarihi”ne de aktarılmıştır.Buna ilave olarak, şimdiye kadar hiçbir araştırmacı “insan-ı kâmil teorisi”ne, psikolojinin bakışaçısıyla ve “insan kişiliğinin gelişimi”nin nihai imkânı bakımından bir “gelişim ve kişilik teorisi” olarak bakmamıştır. Aksine onu hep vahdet-i vücudun ve monizmin metafiziksel boyutu ya da “irfanî birleyicilik” olarak analiz etmişlerdir.Dikkate değer olan, Muhyiddin Arabi dışında insan-ı kâmil düşüncesine yönelenlerin tamamının -Hallaç, Bayezid, Nesefi, Cilani- İranlı olmasıdır.
Bu İranlılar, İslam medeniyet havzasında ilk defa olarak insan-ı kâmil teorisinin oluşumunu sağlamışlar, en azından iki önemli eserle bu meseleye neşter vurmuşlardır.
Bunun ardından Şems-i Tebrizi açısından “kapsamlı şahsiyetin boyutları”nı veya insanî büluğun olgunlaşmasına ulaşmanın şartlarını aşağıdaki maddelerde tasnif etmişlerdir:
1. Düşünür olma
2. Görüş sahibi olma
3. Zamanını tanıma
4. Kendini bilme
5. Kendine sahip olma:a) Ruh zenginliğib) Ruh dengesic) Temyiz kabiliyeti veya teşhis yeterliliği
6. Kendine yardımı olma ve bağımsız davranabilme
7. Başkasını önceleme ve insanlara sahip çıkma ya da toplumsal sorumluluk duygusu
8. Fedakârlık
9. Kurtarmak ve istiklal kazandırmak
10. Alçakgönüllülük ve gururlu olmak (zayıflara ve güçlülere)
11. Önyargıdan kurtulmak
12. Aşk ve ideal
13. İnsanın asıl olması, yaratıcılık ve girişimcilik
14. İstikamet ve ayakları sağlam basmak
İrfanın insan-ı kâmili, Eflatunculuğun misali, farazi bir şablon, hayali bir varlık, soyut bir kavramın rüyası değildir. Tam tersine, dokunulabilir varlığa sahip olan ve nesnel bir “harici gerçeklik”tir.
İnsan-ı kâmil, tüm zorluklarına karşın dış dünyada tahakkuk edebilir, etmelidir, defalarca etmiştir.İnsan-ı kâmil, bir “örnek insan”dır. Bu örnek insan, hiç olmazsa diğer baliğ olmamış insanlar için kendinin ve başkalarının kişiliğini inşa etmede şablon, model, misal ve onların “terbiye hedefi” olabilir.
Vahiy ve peygamberlik karşısında bile insanın asıl olduğuna dayanan bir örnek olarak Şems-i Tebrizi, çeşitli ilim ve fenlerin tartışmalarına boğulmuş ulema, şeyh, arif ve hakimlerin başına geçerek şöyle feryat ediyor: “Ne zamana kadar… eyersiz ata binerek yiğitler meydanına koşacaksın?... Ne zamana kadar başkalarının asasına yaslanarak yürüyeceksin?”Hadis, tefsir, hikmet vs. dediğiniz bu sözler, o zamanın insanlarının, her biri kendi çağında bir adama istinaden oturmuş ve… kendileri mana verdikleri sözlerdir. Bu çağın insanları sizler olduğunuza göre sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?Bazıları vahiy kâtibiydi. Bazıları vahyin mahalli. Şimdi sen her ikisi de olmak için gayret göster: Hem vahiy mahalli ol,… hem de vahiy kâtibi…Mevlana, Şems’le koro halinde feryat eder:Nübüvvet ve peygamberlik onunla (İslam Peygamberi -sav-)son buldu. Her ne kadar peygamberliğin sırası sona ermişse de… “ilahîlik” ne oldu? İlahîlik daimidir ve ilahî sıfatlılar kaimdir.Allah’ın nihayetsiz yardımı bazen elçilerin zuhur nesnesi olmaları aracılığıyla yolları gösterir. Kimi zaman da vasıtasız olarak kulunu işe koşar.
Çev: Kenan ÇamurcuDr. Sahibuz-Zamani, Hatt-ı Sevvom kitabından naklen, İrfan Felsefesi, Prof. Dr. Seyyid Yahya Yesribi

29 Ekim 2009 Perşembe

Blog sayfası yapım aşamasındadır.


Şarkiyat Araştırma Derneği